ENFLASYON MUHASEBESİNE GENEL bir BAKIŞ
Enflasyon hedeflemesi, para politikasının performansını artırmak için oluşturulmuş operasyonel bir rejimdir. Nihai amaç enflasyonla savaşmaktır.Bu yaklaşım para otoritesine politik döngülerin etkisinden bağımsız olarak para politikasını oluşturma ve yönlendirme özgürlüğünü verir. Enflasyon hedeflemesini temel olarak devlet, merkez bankası veya bunların her ikisinin de birlikte hareket etmesi yoluyla enflasyon oranı için belli bir zaman boyutu dahilinde gerçekleştirilmek amacıyla resmi niceliksel bir hedefin ya da hedef aralığının halka ilan edilmesi şeklinde tanımlayabiliriz. Yapısı itibariyle makroekonomik politikaları cari ekonomik koşullara odaklamaya değil, geleceğe dönük olmaya zorlar. Bu politika "kısıtlanmış takdire bağlı bir para politikası" olarak konumlandırılabilir. Enflasyon hedeflemesinde önemli olan nokta, belirli bir enflasyon oranının mı yoksa belirli bir fiyat seviyesinin mi hedefleneceğidir? Belirli bir enflasyon oranının enflasyon hedeflemesinde baz alınması bunu durağan (stokastik) bir politika haline sokacaktır. Ne var ki, belirli bir fiyat seviyesinin baz alınmış olması ve bir takım bilinen ve anlaşılabilir fiyat endekslerinin kullanılmış olması ise bu politikayı dinamik bir yöntem haline çevirecektir. Bu politikanın istenilen sonuca ulaşması için uygun ve yeterince uzun bir zaman boyutu belirlenmeli ve bu durum açık bir şekilde kamuya ilan edilmelidir. Enflasyon hedeflemesinin uygulamaya konulmasından önce istenenden yüksek enflasyon oranına sahip olan ülkelerin bir geçiş dönemi yaşadıkları görülmüştür. (Tıpkı Türkiye'nin Şubat krizinden sonra yaşadığı süreçte olduğu gibi.) Burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, enflasyon hedeflemesi yaklaşımının zaman aralığı gereğinden fazla uzadıkça kamuda, para otoritesi tarafından arzulanan hedefin gerçekleşmeme olasılığının artığı ve para otoritesinin bu hedef politikasını terk edeceği düşüncesinin yaygınlaşmasıdır. Ancak, zaman aralığı gereğinden daha kısa tutulmuş ise bu durumda da para otoritesi elindeki tüm araçları kullanarak hedeflenen enflasyon oranını kendi koşullarını aşma pahasına gerçekleştirmeye çabalayacaktır. Önemli olan optimum süreyi kullanarak bunu gerçekleştirmektir.
Enflasyon hedeflemesi 1990'larda popüler bir politika aracı haline geldi. Bu yaklaşımın temelinde enflasyonun geleceğe yönelik olarak belirli bir zaman diliminde bir nokta ya da band şeklinde ilan edilmesi ve sürdürülmesine yönelik hedefler vardır. İlk olarak Yeni Zelanda'da 1990 yılında daha sonra Kanada'da 1991 ve İngiltere'de 1992 yılında uygulanmıştır. Şu anda Türkiye'de uygulanan bu ülkelerdekinden farklı olarak örtük enflasyon hedeflemesidir.
Enflasyon hedeflemesinin nihai amacı, para politikasını kullanarak tek ve nihai hedef olan enflasyonu düşürmek ve buna istikrar kazandırmaktır. Para politikasının buradaki rolü çok önemlidir. Çünkü gelecekte nasıl bir enflasyon çizgisi takip edilecekse ya da öngörülmüşse buna uygun politikaları geliştirmek zorundadır. Hükümetlerin enflasyon hedefini destekleyecek şekilde maliye politikalarını uygulayacakları konusunda dolaylı olarak kendini bağlaması ve bir taahhütte bulunması ayrıca enflasyon hedeflemesi yaklaşımının kredibilitesini artıracaktır. Mali önceliklerin para politikasının önüne geçmemesi gerekir. Ayrıca para otoritesinin, hesap verebilirliği -ki bu kapsamda en sert politikaların uygulandığı ülke Yeni Zelanda'dır.Burada eğer hedeflenen tutturulamazsa hükümet para otoritesi başkanının görevine son verir-, yetki ve sorumluluk alanının açıkça ortaya konulması çok büyük önem arz edecektir. Enflasyon hedeflemesinde enflasyonu kademeli olarak hedefler dahilinde düşürerek sürdürülebilir büyüme ortamının yaratılması sağlanır.
Gelişme yolundaki ülkelerin karakteristik yapılarına baktığımız zaman mali baskınlık düzeylerinin yüksek, finans piyasalarının yeterli derinliğinin olmadığı, volatilite seviyesinin tahrip edici boyutta olduğu, ülkenin risk katsayısının yüksek olduğu, para otoritelerinin kredibilite sorununun bulunduğu görürüz. Ayrıca, mali açığın para otoritesinin kaynaklarına başvurarak finanse edilmesi, emisyon hacminin kontrolsüzce artırılarak mali disiplinsizliğe başvurulması mali baskınlığı daha da artırmaktır.
Bir ülkede para otoritesi baz paranın monopolistik arz edicisi konumunda yer alır, nihai hedefi olan fiyat istikrarını gerçekleştirmek için bir takım ara hedeflere ihtiyaç duyar. Parasal büyüklükleri kontrol, kredilerde ayarlamalara gitme, döviz kurlarına müdahale etme gibi bunlar ara hedefler arasında yer alır.
Ekonomide toplam para hacminde meydana gelen değişmelerin nihai hedef değişkenlere iletilmesi aktarım mekanizmaları aracılığıyla gerçekleşir. Faiz oranları, kredi kanalları parasal aktarım mekanizmalarıdır. Örneğin para arzındaki bir artış faiz oranlarını düşürecek sermayenin elde edilme maliyeti ucuzlayacak bu durum yatırımlarda artış yaratarak makroekonomik anlamda çıktı seviyesinde artışa sebep olacaktır. Operasyonel hedef değişkenleri ise para otoritesi tarafından nihai hedefe ulaşmada araç olarak kullanılan ara hedeflerin istenilen doğrultuda kontrol edilmesini sağlayan araçlar olarak kabul edilir. Örneğin, kısa dönem faiz oranı , parasal taban, net iç varlıklar, banka rezervleri operasyonel hedef olarak kabul edilecektir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, parasal tabanı operasyonel hedef olarak seçmek yapısal olarak etkin ve gelişmiş para piyasalarını gerektirir.
Makroekonomik yapı içinde her zaman belirli hedefleri seçmek ve uygulamak hatta doğru ve optimal hedefi seçmek sanıldığı kadar kolay değildir. Örneğin ekonomik yapı içinde sihirli dörtgen olarak adlandırılan fiyat istikrarı, tam istihdam düzeyi, ödemeler dengesi istikrarı ve yüksek ekonomik büyümenin eş anlı gerçekleştirilmesi son derece zordur. Çünkü, ekonomi tam istihdama ulaştığında işgücünün marjinal verimliliğinin sıfır olduğu düşünüldüğünde artık fiyat istikrarının sağlanması mümkün olmayacaktır.
Enflasyon uzun vadede parasal bir olgudur, para arzı artış hızı ile yakından ilgilidir. Para politikalarının temelinde nihai hedef konumunda olan fiyat istikrarının amacı, para değerinin korunmasıdır. Bu stabilitenin önündeki engel olarak duran parasal şişkinliğin önüne geçilebilmesi enflasyonu kontrol altına almaya yardımcı olacaktır. Enflasyon, bireyleri aynı ve eşit seviyede etkilemez. Toplumun değişik kesimlerine farklı yansır. Hükümetler çoğunlukla enflasyonun paranın satın alım gücünü düşürmesini fırsat bilerek, enflasyonu yapmak zorunda oldukları kamu harcamalarının finansmanı için kullanırlar. Enflasyonist bir ortamda borç alan borç verene oranla her zaman daha avantajlı konumda yer alır, en büyük borçlunun devlet olduğu düşünülürse uzun yıllar bunun ortadan kaldırılamamış olması da anlaşılabilir gözükmektedir.
Enflasyon toplumdaki gelir dağılımını bozar, toplumun dinamizmini oluşturan orta sınıfı yok eder, toplumun uluslar arası piyasalardaki rekabet gücünü ortadan kaldırır, dolarizasyona (yüksek enflasyonun hüküm sürdüğü ekonomilerde ülke insanlarının finansal ve mali varlıklarını kendi ulusal paralarının develüasyon riskinden korumak arzusu) hız kazandırır, bu durum para otoritesinin "lender of last resort" son borç veren olma özelliğini kaybetmesine sebep olur. Yüksek enflasyon hem nispi fiyatlar arası dengeyi bozar hem de gelecekteki fiyat seviyesi hakkındaki belirsizliği artırır, sebep sonuç ilişkisi dahilinde bu durum fiyatlandırma mekanizmasına zarar verir ve risk algılama boyutunu artırır, fiyatların değişim sıklığı ve hızı artar, bu öngörülebilirliği ortadan kaldırır ayrıca nominal varlıkların nispi çekiciliğini artırır, "Tanzi Etkisi" aktif hale gelerek vergilerin reel getirilerinde azalmaya sebep olur.
Fiyat istikrarının sağlanmasında ve sürdürülebilir bir büyüme ortamının yaratılmasında para otoritesi, açık piyasa işlemleri (bankaların kaydi para yaratma gücünü, toplam para stokunu tahvil bono satarak etkileme), reeskont politikası (bankalar tarafından iskonto edilmiş olan bir senedin vadesi dolmadan rezerv ihtiyacını karşılamak üzere para otoritesine kırdırılması ve bunun bir faiz karşılığında gerçekleştirilmesi), bankaların zorunlu rezerv karşılıklarında ayarlama yapılması , kredi kontrolleri ile bunların miktar ve cesametlerinde sınır uygulaması gibi çeşitli ekonomik araçlara başvurur.Bankaların varlığı ekonomik yapı için çok önemlidir.Kredi piyasalarında asimetrik bilgi problemini çözme yetisine sahip olan bankalar, makro yapıda finans sektörünün reel sektörü optimum şekilde yönlendirmesine "moral hazard" ahlaki tehlike ve düşük öz sermayeye sahip firmalara kredi açanların karşılaşacakları "ters seçim" gibi finans piyasalarının olumsuzluklarını önlemede katalizör görevini gören temel ekonomik birimlerdir.
Enflasyonun düşürülmesinde örtülü nominal çapa hedeflemesi, kuru nominal çapa yapan döviz kur hedeflemesi, parasal hedefleme ve doğrudan nihai amaç olan enflasyonun kendisinin hedeflenmesi gibi dört temel politikadan biri seçilir. Bu politikalardan her biri enflasyonu düşürmede farklı bir yapı ve hız sergiler. Kuru nominal çapa yapan döviz kur hedeflemesi, para otoritesinin itibarının kaybolduğu ve tekrar kazanılmasına ihtiyaç duyulan ülkelerde veya dışa açık küçük ekonomilerde enflasyonun hızla düşürülmesi amacıyla kullanılabilir. 1985'de İsrail, 1994'de Brezilya ve 2000 yılı başında ülkemizde bu çeşit bir politikanın uygulandığı görülmüştür. En büyük dezavantajı, bunu uygulayan ülkelerde para politikasının bağımsızlığını ortadan kaldırarak ülkeye içsel şoklara para politikası ile cevap verme yeteneğini kaybettirmesidir. Böyle bir durum kaçınılmaz olarak ülkeyi spekülatif döviz ataklarına açık hale getirerek ekonomik istikrarı bozacak, finansal kırılganlığı artıracak, kur riskini algılama boyutunu uyuşturarak bankaların ve şirketlerin açık pozisyonda kalmalarını teşvik edecektir. Açık pozisyon, mevcut ekonomik birimlerin bilançolarının aktifinde yer alan varlıkların Türk Lirası cinsinden olmasına karşın döviz kurunun çapa yapılmış olması nedeniyle uyuşturulmuş kur riskinin yabancı para cinsinden borçlanmayı teşvik etmesinin sebep olduğu bilançolarının pasifindeki kontrolsüz artış ve bunun bilançonun aktif kısmı ile karşılanabilme gücünü ciddi şekilde düşürmesi olayıdır. Kurun sabitlenmesi ve bunun tetiklediği açık pozisyonlar özellikle bir develüasyon riskinin realize olması durumunda çok ciddi tahrip edici yıkımlara sebep olacaktır. Parasal hedefleme politikası aracılığıyla nihai hedef olan fiyat istikrarını sağlama ilk olarak Alman Merkez Bankası "Bundesbank" tarafından Bretton Woods sisteminin yıkılmasından sonra uygulanmıştır ve 1975 yılından sonraki süreçte temel politika haline getirilmiştir. Ancak uygulamada bu politikanın en büyük zorluğu, globalleşen dünya ve deregülatif politikaların uygulandığı liberalize olmuş uluslararası piyasalarda hangi finansal aktifin para tanımına dahil edileceğinin tespitinin yapılmasındaki karmaşıklıkta yatar. Enflasyon hedeflemesinde ise, bunun ilanı ile istenilen sonuçların gerçekleşmesi arasındaki kontrol boşlukları ve etki aktarım gecikmeleri önemli zorluklar olarak gözükmektedir. Ayrıca düşük bir ihtimal de olsa enflasyon hedeflemesi üretim istikrarsızlığını artırma eğilimi taşıyacaktır. Örneğin, eğer enflasyon oranı hedeflenen enflasyon oranının üzerinde gerçekleşirse bu otoriteleri daha daraltıcı yönde politikalar uygulamaya itecektir. Böyle bir durum hiç arzu edilmese de ekonomik yapıyı resesyonist bir sürece sokacaktır.
Enflasyon hedeflemesini kimin tayin edeceği para otoritesinin bağımsızlık düzeyi ile yakından ilgilidir. Bu yaklaşım çerçevesinde belirlenen hedeflerin gerçekleştirilmesi, para otoritelerinin amaç bağımsızlığı olmasa bile mutlaka araç bağımsızlığına sahip olması ile yakın pozitif korelasyon bağına sahiptir. Örneğin; Brezilya, İsrail, İngiltere gibi ülkelerde hedef, hükümetler tarafından belirlenmekte iken İspanya, Finlandiya, İsveç, Şili gibi ülkelerde hedef para otoritelerince belirlenmektedir. Ne var ki, Kanada ve enflasyon hedeflemesini resmi olarak ilk kez uygulamaya koyan Yeni Zelanda gibi ülkelerde ise hedef hükümet ve para otoritesi tarafından birlikte belirlenmektedir.
Enflasyon hedeflemesi uygulanırken belirli bir nokta hedef mi yoksa bir band hedef mi seçilecektir?
Nokta Hedef Uygulayan Ülkeler |
Kolombiya, Şili, Norveç, Meksika, İngiltere |
Belirli Aralık Hedef Uygulayan Ülkeler |
Brezilya, Macaristan, İsrail, İzlanda |
Para otoritesinin karşı karşıya kalacağı hedef ikileminde, band hedefi, kısa vadeli şoklara cevap verebilmesi için kendisine daha fazla esneklik sağlar. Oysa ki, nokta hedef seçmenin en büyük riski para otoritelerinin para arzı üzerindeki kontrolünün tam ve mükemmel olmaması gerçeğinin ihmal edilmesidir. Band hedef seçerken para otoriteleri ikili bir tercihle karşı karşıya kalır. Ya bandı zedeleme riski olan fakat kredibilite sorunu taşımayan, para otoritesinin enflasyonu düşürmede daha istekli , güçlü, ciddi ve kararlı olduğunu düşündüren "Hard-edged" politikalarını uygular ya da kısa vade de daha esnek olan ancak kredibilite zaafiyetine yol açan, para otoritesinin enflasyonu düşürme konusunda yeterince ciddi ve kararlı olmadığı sanısını yaratan "Soft-edged" politikalarını uygular.
Gelişmiş ülkelerdeki uygulamalara bakarsak, resmi olarak bu politikayı uygulayan ilk ülkenin Yeni Zelanda olduğunu görmekteyiz. Özellikle 1974 ila 1988 yılları arasındaki enflasyon oranlarının TÜFE 'de ortalama üç haneli rakamlara ulaşması nedeniyle enflasyon hedeflemesi uygulamasına geçmiştir.1989'da Merkez Bankası yasasını 1994'de mali sorumluluk yasalarını kabul ederek gerekli mali disiplini sağlamıştır. Ancak, 1996'da yaşadığı kuraklık sonrası tarımsal üretimde ciddi düşüş yaşamış ayrıca 1997 yılında Doğu Asya krizi nedeniyle ihracatı hem değer hem de hacim olarak olumsuz etkilenmiş olmasına rağmen enflasyon hedeflemesini başarıyla uygulamaya koymuştur.Kanada uygulamasına bakarsak 1991 Şubat ayında resmi olarak enflasyon hedeflemesi uygulayacağını belirtmişti. Yeni Zelanda'da uygulananın aksine burada bir nokta hedefin değil bir band hedefin uygulandığı görülmüştü..1970'lerde olumsuz arz şokları yaşanmış petrol fiyatları artış göstermişti. Kanada'da para otoritesinin hedefi gerçekleştirme konusunda sorumluluğu hükümetten çok kamuya karşıdır. Para otoritesinin hükümete doğrudan hesap verme zorunluluğu yoktur, hedef tutturulamazsa merkez bankası başkanını hükümetin görevden alması söz konusu değildir. İngiltere'deki enflasyon hedeflemesi uygulamasına baktığımızda, Bretton Woods sisteminin çökmesini takiben 1970'lerde yüksek enflasyon artış hızları görülmüştü. 1975 yılında enflasyon oranı %25 seviyelerine ulaşmıştı. 1992 yılında enflasyon hedeflemesi yaklaşımını benimseyen bir diğer gelişmiş ülkeydi. Tıpkı Kanada'da olduğu gibi hedeflerin tutturulamaması durumunda Merkez Bankası başkanı hükümet tarafından görevden alınmamaktadır. Ancak bu başarısızlığın nedenini mutlaka geçerli bir temele dayandırarak halka ve hükümete açıklayacaktır.
Gelişmekte olan ülkelerdeki enflasyon hedeflemesi uygulamalarına kısaca baktığımızda ise, durumun gelişmiş ülkelerden daha farklı ve daha zor olduğu görülmektedir. Çünkü enflasyon hedeflemesinde nihai amacın fiyat istikrarının sağlanması olduğu düşünülürse bu ülkelerin salt bir şekilde buna odaklanmaları içinde bulundukları koşullar nedeniyle her zaman mümkün olmamaktadır.Gelişme yolunda olan bu ülkeler birden çok hedefi aynı anda gerçekleştirme yükümlülüğü altında bulunurlar. Hem büyümeleri hem fiyat istikrarını sağlamaları hem de oluşabilecek dışsal şoklar ve krizlere karşı koymaları gerekmektedir. Bu ülkelerden Şili'deki enflasyon hedeflemesi deneyimini incelediğimizde, bu ülkenin enflasyon hedeflemesini uygulayan gelişme yolunda olan ülkelerden ilki olduğu görülmektedir. 1986 yılında Genel Bankacılık Yasasını çıkararak Latin Amerika'daki en rekabetçi yapıyı oluşturmuştur. 1989 yılında enflasyon hedeflemesine geçmiştir. Bu ülkede tıpkı benzerleri gibi fiyatların geçmişe dönük endekslenmesi (backward indexation) yaygındı. 1990'larda bu politikanın uygulanması ile enflasyon rakamları %25 seviyelerinden %3 seviyelerine düşürüldü. 1991-1997 yılları arasında ortalama %8'lik reel büyüme yaşamış, "Asya kaplanları" ile karşılaştırılabilecek düzeye ekonomik yapısını getirmişti. Ancak 1990'ların sonunda Latin Amerika ülkelerinin girdiği ciddi resesyon nedeniyle 1999'da negatif büyüme rakamlarıyla karşılaşmıştır. Para otoritesinin faiz oranlarını düşürmeyi reddetmesi ve kur bandını genişletmemesi büyük hata olmuş enflasyon hedefleri tutmamış, ekonomisi 15 yıl sonra ilk kez resesyona girmiştir.
Türkiye'de ise enflasyon hedeflemesi yaklaşımı parasal hedefleme, nominal kur çıpası gibi uygulanan programların başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra daha önem kazanmıştır. Şu anda Türkiye'de uygulanan tam anlamıyla bir enflasyon hedeflemesinden çok "örtük enflasyon hedeflemesi" olarak tanımlanabilir. Türkiye ekonomisi, globalleşme ve finansal liberalizasyon sonucu dünyada yaşanan krizlerden ve bunların "Kelebek Etkisi" olarak adlandırılan yayılım mekanizmalarından dolayı 1998 yılının ortalarından itibaren gittikçe ağırlaşan bir kriz ortamına girmiştir. 1997 yılında Güney Asya ülkelerinden Tayland'ın para birimini devalüe etmesi dünya çapında bir krizi tetiklemiştir. Türkiye ile Doğu Asya ülkeleri birbirinin aynı ya da yakın ikamesi mallar üretir. Kriz ortamından çıkmak için bunların paralarını devalüe etmesi ve kendi mallarını yabancı ikame mallara göre daha ucuz kılarak ihracatlarını artırmaya çalışmaları Türkiye açısından haksız rekabete yol açmıştır. Yaşanan bu global kriz dünya ticaretini daraltmış ve Türkiye'nin de dış ticaret hacmini olumsuz etkilemiştir. Asya krizi atlatılamamışken 1998 Ağustos ayında Rusya'da rublenin devalüe edilmesi Türkiye de dahil olmak üzere büyük sermaye kaçışlarına sebep olmuştur. Tüm bu olumsuz gelişmeler çerçevesinde Türkiye'de 9 Aralık 1999'da "Enflasyonu Düşürme Programı" uygulamaya kondu. Amaç, enflasyonu 2000 yılı sonu için %25, 2001 yılı için %12 ve 2002 yılı sonu içinde %7'lik seviyelere düşürmek idi. Böylece reel faiz oranlarını düşürülerek yatırımlar artırılacak, yatırımlardaki artış da mili gelir seviyesinin yükselmesini sağlayacaktı. Enflasyonu düşürmek için kurun çıpa yapılması araç olarak seçilmişti. Bu kapsamda, 1$ + 0.77Euro 'luk günlük sepet hazırlanmıştı ve para otoritesi 1 yıl boyunca bu sepete karşı gelecek TL değerlerini kamuya açıklamıştı. Aslında burada açıkça ekonomik birimlerin kur riskini algılama boyutlarının uyuşturulduğu görülmektedir. Program 3 yıllık bir süre içeriyordu. İlk 18 aylık dönem sonrası yani 2001 Temmuz - 2002 Aralık döneminde kademeli genişleyen band politikası uygulanacaktı. Genel olarak "Enflasyonu Düşürme Programı" kur çıpasını baz alan sonrasında sürüklenen band yapısına dönüşen bir oluşumu içeriyordu. 2000 yılı itibariyle kur riskini ortadan kaldıran bu program sayesinde tıpkı daha önce kuru çıpa yapmış ülkelerde yaşananlara benzer büyük sıcak para girişi yaşandı. Bu faiz oranlarında ciddi azalışlara sebep oldu. Para otoritesi uzun vadede enflasyon hedeflemesine geçmeyi planlıyordu ancak bunun için gerekli koşulların oluşması, öngörülebilirliğin ve tahmin edilebilirliğin mevcut olması gerekmekteydi. Kısa vadede program dahilinde bilançosundaki bir takım kalemleri performans kriteri olarak belirledi. Örneğin, net iç varlıklar üzerine sınır koymuş ve böylece enflasyonun temelinde yatan kontrolsüz parasal genişlemenin sınırını belirlemişti. Piyasaya likidite sürmenin koşulunu dışarıdan gelecek döviz miktarına bağlamıştı. Amaç, piyasaya karşılıksız likidite çıkmasına engel olarak ekonominin reel boyutunun parasal boyutu emecek düzeyde kalmasını sağlamaktı. Böylece parasal şişkinlik olmayacak enflasyon en azından kısa vadede kontrol altına alınabilecekti. Ancak sistem dışarıdan döviz girmesi halinde sağlıklı çalışıyordu. Nitekim 2000 yılı Ekim ayına kadar olan süreçte program başarıyla çalışmıştı. Ancak daha sonra ciddi döviz çıkışları nedeniyle parasal tabanda çok ciddi daralmalar meydana geldi. Öyle ki likidite darlığı faizleri giderek yukarı çekerken merkez bankasının piyasaya "döviz girmedikçe fonlama yapmayacağım" taahhüdü ciddi bir krize doğru Türkiye'yi götürmüştü. 2001 sonunda TEFE'de %33, TÜFE'de %39 olarak gerçekleşen enflasyon rakamları her ne kadar başarı gibi gözükse de program dahilinde konan hedeflerin üzerinde gerçekleşmişti. Bu durum programında sonunu hazırlamıştı. Çünkü, hedeflenen enflasyon rakamlarına göre ayarlanan döviz kurları oranı TL'yi aşırı değerli hale getirmişti. Bu durum ihracatı olumsuz etkilemiş, ithalatın satın alım gücü giderek yükselmişti ve bunlar Türkiye'nin dış ticaret hacmini menfi olarak etkilemişti. Tüm bu gelişmeler sonucunda, 22 Kasım 2000 tarihinde ciddi bir finansal kriz yaşanmıştır. Türkiye bu ilk krizi çok yüksek faiz oranlarıyla, ciddi rezerv kayıplarıyla ve ek IMF kredisi ile atlatmıştı. Kuru çıpası programının maliyeti çok artmış olmasına rağmen kuru dalgalanmaya bırakmak sabit kur sisteminde devalüasyon anlamına geldiği için ve bunun büyük oy maliyeti olacağı göz önünde tutularak programın devam ettirilmesi sağlanmıştı. Ancak, 19 Şubat 2001 tarihinde politik çatışma bahane edilerek ikinci büyük kriz ortamı yaratılmış oldu. Dövize çok ciddi spekülatif saldırı başladı. Para otoritesinin döviz rezervleri hızla erimeye başladı. Örneğin, 16 Şubat tarihinde 28 milyar dolar olan rezervler, 23 Şubat tarihinde 23 milyar dolar seviyelerine inmişti.Artık kur çıpasına dayalı "enflasyonu düşürme programı" 'nı uygulamak mümkün görünmüyordu. Makro ekonomik yapıyı güçlendirmeden finansal kırılganlığı azaltmadan enflasyonu nominal kur çıpası aracılığıyla düşürmenin imkansız olduğu anlaşıldıktan sonra örtük enflasyon hedeflemesini baz alan "Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı" yürürlüğe kondu.Halen daha Türkiye'de enflasyonu düşürmek için uygulanan örtük enflasyon hedeflemesidir.
Hiç şüphe yok ki Türkiye gibi enflasyonun kronikleştiği ülkelerde, şirketlerin mali hesaplarında ve bilançolarında enflasyonun sebep olduğu tahripkar etkilerin bertaraf edilmesi zorunluluk haline gelmektedir. Bu kapsamda 2004 yılı başında uygulamaya girecek Enflasyon Muhasebesi önemli düzenlemeler içermektedir.
Anayasamızda yer alan ödeme gücü veya mali güce göre vergi ödeme kuralının bir uzantısı olarak işletmelerin mali güçlerinin statik bir göstergesi olan bilançoların ve dinamik gösterge niteliğini taşıyan gelir tablolarının üzerinde yıkıcı etkisi olan kronik enflasyonun olumsuz etkilerini telafi etmek için enflasyon muhasebesi hayati önem taşımaktadır. Bilançolarda yer alan kalemler zamanla değişen fiyat hareketlerine göre ayarlamaya tabi tutulmazlarsa işletmeler açısından anlamlarını yitirirler.
Enflasyon Muhasebesi, enflasyonun gerek finansal tablolarda gerekse şirketlerin öz sermaye yapılarında ve dolayısıyla dönem kazançlarının tespitinde meydana getirdiği olumsuzlukları gidermek amacıyla geleneksel muhasebe anlayışından farlı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu kapsamda Türkiye'de son dönemde uygulamaya geçilecek bu sistem, son 3 yıl içerisinde TEFE' de meydana gelen kümülatif artışın %100'ü aşması ve içinde bulunulan hesap dönemindeki fiyat endeksi artışının %10'nu geçmesi halinde gelir üzerinden elde edilen vergilerin mükellefleri konumunda olan gelir ve kurumlar vergisi yükümlülerinden bilanço esasına göre defter tutan mükelleflere mali tablolarında enflasyon düzeltmesi yapma imkanı tanımaktadır. Örneğin ülkemizde 1998 yılı baz alındığında TEFE' deki 3 yıllık kümülatif artış %445, 1999 yılı sonu baz alındığında %380, 2000 yılı baz alındığında ise 3 yıllık kümülatif artış %215 seviyesinde gerçekleşmiştir. Bakanlar Kurulu, enflasyon düzeltmesi için öngörülen %100 oranını %35'e kadar indirmeye ve tekrar yasal seviyesine kadar yükseltmeye, %10 oranını ise %25'e kadar çıkarmaya ve yeniden yasal seviyesine çekmeye yetkili kılınmıştır. Mükellefler, enflasyon muhasebesi sayesinde 1970 yılı başlangıç olmak üzere maddi duran varlıkları maliyet bedeli, mali duran varlıklar çıkış bedeli üzerinden 31 Aralık 2003 tarihi itibariyle geriye yönelik düzeltmeye tabi tutabilecektir.Bir kez enflasyon muhasebesi uygulamasına geçildikten sonra bu uygulamadan çıkabilmek için 3 yıllık kümülatif bazda TEFE' de meydana gelen artışın %100 oranını ve son 12 aylık hesap döneminde TEFE' de meydana gelen artışın %10 oranını aşma koşullarının eş anlı olarak gerçekleşmemesi büyük önem taşır.
Düzeltme işlemleri, TEFE rakamları göz önünde tutularak Türkiye geneli için Maliye Bakanlığı tarafından hazırlanan düzeltme katsayıları kullanılarak yapılacaktır. Maddi duran varlıklar, mali duran varlıklar, özel tükenmeye tabi varlıklar ile stokların maliyet ya da alış bedelleri içindeki reel olmayan finansman giderleri belgelendirilmeleri halinde ilgili varlığın maliyet bedelinden düşülecektir. Mükelleflerin reel olmayan finansman maliyetlerini belgelememesi halinde son 5 hesap dönemi içinde aktife giren kalemlerin maliyet bedeline dahil olan finansal giderlerinin reel olmayan kısımları, oranlar dahilinde maliyet veya alış bedellerinden indirilecektir. Ancak söz konusu 5 hesap döneminden önce aktife giren kıymetlerin bedeline dahil edilen finansman giderleri maliyet bedellerinden düşülemeyecektir. Birikmiş amortismanlar ait oldukları kıymetin bilanço değerindeki düzeltme sonrasında ortaya çıkan artış oranı dikkate alınarak düzeltileceklerdir. Bilançodaki öz sermaye kalemlerinin düzeltilmesinde 1 Ocak 2004 tarihinden önce ayrılan yeniden değerleme değer artış fonu gibi fonlar öz sermayeden düşülecektir. Bu ve benzeri fonların sermayeye ilave edilmesi nedeniyle oluşan sermaye artışları, sermaye artışı olarak dikkate alınmayacak ve enflasyon muhasebesine tabi tutulmayacaktı. 31 Aralık 2003 tarihli bilançonun düzeltilmiş aktif toplamından düzeltilmiş sermaye, düzeltilmiş hisse senetleri ihraç primleri ve düzeltilmiş hisse senedi iptal karları ile borç toplamının çıkarılması sonucunda bulunan fark, geçmiş yıllar kar-zarar hesabında gösterilir. Bu şekilde tespit edilen geçmiş yıl karı vergiye tabi tutulmayacak, geçmiş yıl zararı ise zarar olarak kabul edilmeyecektir. Ancak pasif hesaplara ait enflasyon fark hesapları herhangi bir şekilde başka bir hesaba nakledildiği veya işletmeden çekildiği taktirde bu işlemlerin yapıldığı dönemin kazancı ile ilişkilendirilmeksizin bu dönemde vergiye tabi tutulacaktır. Ancak öz sermaye kalemlerine ait enflasyon fark hesaplarının Kurumlar Vergisi mükelleflerince sermayeye ilave edilmesi mümkün olacaktır ve bu işlem kar dağıtımı olarak sayılmayacaktır.
Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne verdiği taahhütlerden biri 2005 yılında muhasebe sistemini uluslar arası standartlara uygun hale getireceği yönünde olmuştur. Bugüne kadar enflasyondan kaynaklanan fiktif karların vergi konusu edilmesi, enflasyonun şirketlerin öz sermayeleri üzerindeki tahripkar etkileri, vergi adaletini bozması, kayıt dışı ekonomiyi teşvik etmesi, yabancı yatırımları caydırması enflasyon muhasebesinin uygulanmasını zorunluluk haline getirmiştir. Enflasyon muhasebesi sanıldığı gibi başlangıç aşamasında büyük vergi kayıplarına yol açmamaktadır çünkü bu sistemin uygulamaya konulmasıyla kredi ile çalışan mükellefler daha fazla, öz kaynaklarla çalışan mükellefler ise daha az vergi ödeyeceklerdir.
Enflasyonist ortam gerçek karla birlikte fiktif enflasyon karının oluşmasına neden olur. Özellikle enflasyonist ortamda zamanla anlamlarını yitiren aktif kıymetlerin maliyet bedelleri üzerinden ayrılan amortismanlar reel gider etkilerinin çok altında bir etki yaparak reel olmayan parasal karların oluşmasına neden olur ve bu karlar üzerinden hesaplanıp ödenen vergiler, dağıtılan karlar işletmelerin öz sermayelerinin ve mali güçlerinin giderek bozulmasına sebep olur. Şirketlerin aktifinde yer alan dövizlerin ve döviz üzerinden olan alacakların yıl sonlarında değerlenmeleriyle ortaya çıkan kur farklarının tamamına yakınının sebebi enflasyonist ortamdır. Bu kapsamda, reel satın alma gücü sabit kaldığı halde söz konusu dövizin veya döviz üzerinden olan alacağın bir kısmının vergi olarak ödenmesi işletme sermayelerinin satın alma gücünün azalmasına neden olmaktadır. Yüksek enflasyon olan ülkelerde işletmelerin büyük çoğunluğunda dönem sonlarında hesaplanan karların aslında bu işletmelerin gerçek karlarından fazla olduğu ve bu nedenle de işletmelerin bir nev'i sermaye erozyonuna uğradıkları görülür. Ayrıca şu da unutulmamalıdır ki, enflasyonist dönemlerde firmalara verilen çeşitli teşviklerin reel etkileri yıllar itibariyle ortadan kalkmaktadır.Örneğin, cari yılda kazanç yetersizliği nedeniyle indirilemeyen ve sonraki yıllara devrolunan yatırım indirimleri, takip eden yıllarda mahsup edilecek geçmiş yıl zararları, devrolunan kurum zararları enflasyon nedeniyle zamanla artan parasal büyüklükler karşısında sabit kalmaları nedeniyle anlamlarını yitirmektedirler. Bir şirket, enflasyonun yüksek olduğu dönemde eğer tarihi maliyetler esasına göre kayıtlarını belirliyor ise ciddi sorunlar yaşayacaktır. Örneğin, firma, stokların satış fiyatlarının tarihi maliyet tutarlarını aşması halinde kar elde ettiğini düşünecektir. Ancak tarihi maliyet tutarlarının paranın cari satın alma gücüne göre yeniden ifade edilmeleri sonucunda, bu kar rakamının bir bölümünün enflasyonun maliyetler üzerinde yarattığı arttırıcı etki olduğunu anlayacaktır. Böyle bir gerçeğin farkında olmayan işletmelerin bir süre sonra en çok kar ettiklerini zannettikleri bir dönemde faaliyetlerini sona erdirmeleri kaçınılmaz olmaktadır. Mikro açıdan olayı firma boyutunda incelediğimizde, enflasyon söz konusu işletmelerin aktif yapısını bozar, maliyet artışına sebep olur, belirsizliğe sebep olarak borçlanabilme kolaylığını ortadan kaldırır, gelecekte yatırımlar için şirketlerin ihtiyaç duydukları sermaye miktarını böyle bir ortamda öngöremedikleri için yatırımlarını uzun vadeden kısa vadeye ve spekülatif alanlara kaydırmalarına yol açar, mali tabloların homojenliğini bozar ve denetleyebilme ortadan kalkar. Bilançoların aktif ve pasiflerinde yer alan kalemlerde paranın birbirinden farklı satın alma gücüyle yer alması yani kasa, banka, alacaklar,borçlar gibi kalemler parasal olduklarından dolayı güncel değerleri ile ifade edilir ancak parasal olmayan kalemler (demirbaş, stok vb..) bilançolarda maliyet değerleri ile ifade edildiklerinden enflasyon homojenliği bozup parasal kayıplara sebep olacaktır.
Enflasyon muhasebesi, geçmiş maliyetlerle değerlendirilmiş işletme varlıkları ve borçları üzerinde fiyat değişmelerinin etkisini gösteren bir muhasebe uygulamasıdır. Bunun gelişiminde, muhasebe ve raporlama konusunda ileri gitmiş ülkelerin temsilcilerinden oluşan ve Uluslar arası Muhasebeciler Federasyonunun bir organı olan Uluslar arası Muhasebe Standartları Komitesinin önemli rolü olmuştur. Özellikle oluşturulmuş 3 standart enflasyon muhasebesine geçişte temel fonksiyonu oluşturmaktadır. 1-Uluslar arası Muhasebe Standartları Komitesince belirlenen 6 no' lu standart (Değişen fiyatlar karşısındaki muhasebe uygulamaları), 2- Aynı Komite tarafından belirlenen 15 no'lu Standart (Değişen fiyat seviyelerinin etkileri). 3- 29 no'lu Standart (Hiper enflasyonlu ekonomilerde mali raporlama). Türkiye'de TMS No:2 ve ayrıca Sermaye Piyasası Kurulu'nun Seri XI. No:20 sayılı "Yüksek Enflasyon Dönemlerinde Mali Tabloların Düzenlenmesine İlişkin Usul Ve Esaslar Hakkındaki Tebliğ" enflasyon muhasebesinin uygulanması için temel dayanakları oluşturmuştur.
Enflasyon muhasebesi, enflasyonun yarattığı bozucu etkilerden mali tabloların arındırılması işlemidir. Mali tabloların birbiriyle karşılaştırılabilmesi ve sağlıklı analizlerin yapılabilmesi için söz konusu tabloların enflasyondan arındırılması gerekir. Türkiye Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu (TMUDESK) 14 Nisan 1996 tarihinde 11 adet TMS (muh. standardı) kabul etmiştir. Bugün itibariyle bu sayı 19'a çıkmıştır. Özellikle 2 no'lu standart olan "Yüksek Enflasyon Dönemlerinde Finansal Raporlama" başlığını taşımaktadır.
Bugüne kadar Türkiye'de enflasyon muhasebesine geçilememiş bunun yerine yasal düzenlemeler yapılarak bir takım önlemler alınmaya çalışılmıştır. Türkiye'de bugüne kadar enflasyon muhasebesinin uygulanması yerine enflasyonun finansal tablolar üzerindeki etkisini azaltmak için 213 sayılı Vergi Usul Kanunun mükerrer 315. maddesinde belirtilen Azalan Bakiyeler Yöntemine göre Amortisman, 328. ve 329. maddelerinde yer alan Duran Varlık Yenileme Fonu, 281 ila 285. maddelerinde belirtilen Alacak ve Borç senetlerinin Reeskont işlemleri, aynı kanunun 274. ve 275. maddelerinde yer alan Stok Değerleme yöntemlerinden "Son Giren İlk Çıkar" LİFO, Kurumlar Vergisi Kanunun 14. maddesinde yer alan Araştırma ve Geliştirme Fonu, Gelir Vergisi Kanunun 57. maddesinde yer alan Gider Artış Fonu ve aynı kanunun Ek 4. maddesinde yer alan Yatırım İndiriminde endeksleme uygulamalarını kullanılmıştır. Şirketler kendilerine tanınan bu yasal düzenlemeler aracılığıyla enflasyonun yıkıcı etkilerinden korunmaya çalışırken ayrıca fiili olarak kar dağıtmamak, dikkatli finansman politikası izlemek, borçların konsolide edilmesi, şirket evliliklerine başvurma, fason iş yaptırma, mamül çeşitlemesine gitme, dış pazar arama, stok devir hızlarını artırma ve asgari stokla çalışma gibi yollara başvurmaktadırlar. Ayrıca, yeniden değerleme uygulaması ile şirketler, maliyet bedeli ile kayıtlarına aldıkları amortismana tabi iktisadi kıymetlerin satışları sırasında ortaya çıkacak olan fiktif karların etkisini kısmen de olsa azaltmaktadırlar. Bunun varlığı sayesinde amortismana tabi iktisadi kıymetlerin satışı sonucunda oluşacak karın 3 yıllık bir süre için vergiye tabi tutulmamalarını sağlarlar.Yeniden Değerleme işlemi ülkemizde yüksek enflasyon ortamına rağmen mali tablolarda enflasyon muhasebesinin uygulanmaması nedeniyle mali rakamları karşılaştırma ve yorumlama sorununun kısmen de olsa giderilmesine yönelik bir "evalüasyon" değerlendirme işlemidir.
Enflasyon Muhasebesi kavramı, genel muhasebe, şirketler muhasebesi ya da maliyet muhasebesi gibi bir uzmanlık muhasebesi değildir. Paranın satın alma gücündeki değişmelerden etkilenen muhasebe verilerinin bu verileri kullanarak karar verecek olan ilgili gruplara ihtiyaç duydukları gerçekçi ve doğru bilgilerin katsayılar ile düzeltilmesi işlemidir. Enflasyonun mali tablolar üzerindeki olumsuz etkilerini gidermek için çeşitli yöntemler geliştirilmiştir ve bunlar enflasyon muhasebesinin temelini oluşturmuştur.
Bunlardan en çok kabul görmüş 2 yöntem Genel Fiyat Düzeyi Muhasebesi Yöntemi ve Cari Maliyet Muhasebesi Yöntemidir. Genel Fiyat Düzeyi Muhasebesi Yönteminde, mali tablo verilerinin mali tablonun düzenlendiği tarihteki Türk Lirasının satın alma gücüne göre ifadesinin sağlanmasını öngören yöntemdir. Kısaca, paranın satın alma gücündeki zayıflamanın karşılığında nominal sermayenin korunması amaçlanmaktadır. Bu yöntemde, stoklar gibi tarihi maliyetlerle kayıtlara alınan kalemlerin cari dönemdeki para birimine göre düzeltmesi yapılır. Parasal olmayan kalemlerin işletmeye giriş tarihi belirlenir. Daha sonra endeksler ile düzeltme katsayıları hesaplanır ve bu katsayılar aracılığı ile mali tablolar düzeltilir. Gerek TMS-2 gerekse de SPK' nın ilgili tebliğlerinde endeks olarak TEFE' nin kullanılacağı belirtilmektedir. Bilançoda yer alan parasal kalemler, belirli bir zamandaki paranın satın alma gücünü temsil ettiğinden düzeltme işlemine tabi tutulmayacaklardır. Cari Maliyet Muhasebesi ise, mali tablolardaki kalemlerin cari değerleri ile değerlemesini öngören yöntemdir. Burada önemli olan öz sermayenin üretim gücünün korunmasının sağlanmasıdır.
Enflasyon Muhasebesinin daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla rakamsal bir takım örnekler ile konuyu irdeleyelim.
1-) A işletmesinin faaliyet dönemi başında maliyet bedeli 3.000.000.000 TL olan Ticari malı bulunmaktadır. Dönem sonu Ticari malların tümü 20.000.000.000 TL'den satılmıştır. Dönem sonu söz konusu Ticari Malların yenileme maliyeti (ikame maliyeti) 8.000.000.000 TL olmuştur.
Geleneksel anlayışla olaya yaklaştığımız zaman 20.000.000.000-3.000.000.000=17.000.000.000 TL kar elde etmiş gözüküyor. Ancak dönem sonunda işletmenin elde ettiği gerçek kar rakamı daha düşük gerçekleşmiştir. 20.000.000.000-8.000.000.000=12.000.000.000 TL işletmenin gerçek karını oluşturmuştur. Eğer işletmenin dönem sonunda ortaklarına dağıtacağı karın boyutu 12.000.000.000 TL'yi aşarsa bu durumda işletme bundan olumsuz olarak etkilenecektir. İşletmede oluşan karın 12.000.000.000 TL yerine 17.000.000.000 TL olarak görülmesi "vergilendirme" açısından işletmenin mali politikalarını olumsuz yönde etkileyecektir. Çünkü işletme 17.000.000.000-12.000.000.0000=5.000.000.000 TL'lik fiktif kar üzerinden vergi ödeyecektir. Ancak aslında işletme bu karı elde etmemiştir ama bunun vergisini ödemesi doğal olarak işletmenin sermayesinin vergilendirilmesi anlamına gelecektir. Eğer, kar mali tablolarda 12.000.000.000 TL olarak gözükseydi işletme yöneticileri ve sahipleri kar payı konusunda ölçülü tahminler yapabilecekti, dönemler arası sapma görülmeyecekti. Böylece net işletme sermayesi korunmuş olacaktı.
2-) Bir işletmenin dönem başı ve dönem sonu parasal hareketleri şöyledir:
|
01.01.2003 |
31.12.2003 |
PARASAL VARLIK |
200.000.000.000 |
280.000.000.000 |
PARASAL KAYNAK |
120.000.000.000 |
150.000.000.000 |
ENDEKS - TEFE |
120 |
150 |
Ortalama Endeks 2003 yılı için : 140 olarak gerçekleşmiş olsun. Burada, işletmenin parasal varlık ve parasal kaynaklarını karşılaştırarak işletmenin gerçek satın alma gücünü tespit edelim.
Öncelikle bilançodaki kalemlere uygulanacak düzeltme katsayılarını hesaba katmamız gerekmektedir. Bunları hesaplarsak; D.S. TEFE / D.B. TEFE = 150 / 120 = 1.25
D.S. TEFE / Ort. TEFE = 150 / 140 = 1.07
Ortalama endeks dönem içi parasal hareketler için kullanılıyor.
D.B.Parasal Varlık |
200.000.000.000 |
X |
1.25 |
=250.000.000.000 |
Dönem içi Artış |
80.000.000.000 |
X |
1.07 |
=85.600.000.000 |
|
|
|
|
335.600.000.000 |
D.S. Parasal Varlık (-) |
|
|
|
280.000.000.000 |
Parasal Varlıklardaki Satın Alma Gücü Kaybı |
|
|
|
55.600.000.000 |
Parasal kaynaklar için de benzer işlemleri yaparsak;
D.B.Parasal Kaynak |
120.000.000.000 |
X |
1.25 |
150.000.000.000 |
Dönem içi Artış |
30.000.000.000 |
X |
1.07 |
32.100.000.000 |
|
|
|
|
182.100.000.000 |
D.S.Parasal Kaynak(-) |
|
|
|
150.000.000.000 |
Parasal Kaynaklardaki Satın Alma Gücü Kazancı |
|
|
|
32.100.000.000 |
Parasal varlıklardaki satın alma gücü kaybı ile parasal kaynaklardaki satın alma gücü kazancı arasındaki fark 55.600.000.000-32.100.000.000=23.500.000.000 TL. Bu rakam işletmenin net parasal pozisyon zararını gösterir. Bu durumu ayrıca tablo aracılığıyla ifade gösterelim.
D.B.Net Parasal Pozisyon |
(200-120)=80
milyar |
X |
1.25 |
=100.000.000.000 |
Dönem içi Nakit Pozisyon Artışı |
(80-30)=50
milyar |
X |
1.07 |
=53.500.000.000 |
|
|
|
|
153.500.000.000 |
Dönem sonu Net Nakit Pozisyonu |
(280-150)
milyar |
|
|
=130.000.000.000 |
Net Parasal Pozisyon Zararı |
|
|
|
23.500.000.000 |
Olayı bir de enflasyonist ortamda fiktif karların oluşması açısından gelir tablosu üzerinde rakamsal bir örnek ile açıklayalım:
3-) B işletmesinin 31 Aralık 2003 tarihi itibari ile basitleştirilmiş gelir tablosu kalemleri aşağıdaki gibidir:
Brüt Satışlar: 700.000.000.000
Satışların Maliyeti: 400.000.000.000
Faaliyet Giderleri:100.000.000.000. Faaliyet Giderlerinin %40'ı parasal çıkışı, %60'ı da amortisman giderlerini oluşturmaktadır. Dönem sonu TEFE:150, Dönem başı TEFE: 120, Ort. TEFE:140 olarak gerçekleşmiştir.
|
A |
B |
AXB |
Brüt Satışlar |
700.000.000.000 |
150/140=1.07 |
749.000.000.000 |
Satışların Maliyeti |
400.000.000.000 |
150/140=1.07 |
428.000.000.000 |
Faaliyet Giderleri(nakit) |
40.000.000.000 |
150/140=1.07 |
42.800.000.000 |
Faaliyet Giderleri(amortisman) |
60.000.000.000 |
150/120=1.25 |
75.000.000.000 |
Gelir Tablosunu tarihi maliyet rakamları ve düzeltilmiş değerlere göre ortaya koyup incelediğimiz zaman,
|
Tarihi Maliyeti |
Düzeltilmiş Değeri |
Brüt Satışlar |
700.000.000.000 |
749.000.000.000 |
Satışların Maliyeti |
(400.000.000.000) |
(428.000.000.000) |
Brüt Satış Karı |
300.000.000.000 |
321.000.000.000 |
Faaliyet Giderleri |
(100.000.000.000) |
(117.800.000.000) |
-Faaliyet Giderleri (Nakit) |
40.000.000.000 |
42.800.000.000 |
-Faaliyet Giderleri (Amorts.) |
60.000.000.000 |
75.000.000.000 |
Dönem Karı (Zararı) |
200.000.000.000 |
203.200.000.000 |
Net Parasal Pozisyon Kar (Zarar) |
|
(23.500.000.000) |
Dönem net Kar (Zarar) |
200.000.000.000 |
179.700.000.000 |
Eğer tarihi maliyetler esas alınarak klasik muhasebe anlayışı uygulanmış olsaydı işletmenin dönem net karı 200.000.000.000 TL. olacaktı. 2003 yılındaki fiyat hareketlerini dikkate aldığımız zaman ise işletmenin karını düzeltme öncesinde 203.200.000.000 TL olarak görüyoruz. Bu rakam düzeltme sonrasında 179.700.000.000 TL'ye düşmüştür. Düzeltme sonrası işletme 179.700.000.000 TL. üzerinden vergi ödeyecektir. Düzeltme işleminin şirket açısından en önemli avantajı 203.200.000.000-179.700.000.000=23.500.000.000 TL. tutarındaki enflasyondan kaynaklanan fiktif kar üzerinden vergi ödemeyecek olmasıdır. Bu da doğal olarak işletmenin sermayesini koruyacaktır. Kurumlar Vergisi oranını %40 olarak kabul edersek 23.500.000.000 x %40 = 9.400.000.000 TL. fazla vergi ödemekten kurtulacaktır. Ayrıca eğer vergiden sonra kalan 23.500.000.000-9.400.000.000= 14.100.000.000 TL'yi kar payı olarak dağıtmaya kalksaydı işletme aslında gerçekleşmemiş karın vergisini ödeyip hatalı bir kar dağıtım işlemi gerçekleştirmiş olacaktı.
Sonuç olarak, Türkiye'de 1970'ler sonrası süreçte giderek hız kazanan enflasyon oranları ekonomik yapıyı gün be gün bozarak toplumun temel dinamiklerini tahrip etmiştir. Toplumsal sınıflar arası dengeyi bozmuş, üretime yönelik yatırımların yapılmasına engel olmuş, iyi ve kötü şirket arasındaki farkın kronik ve yüksek enflasyonun sebep olduğu olumsuz ekonomik ortamda ayırt edilmesini engellemiş, hayata geçirilmesi gereken yapısal reformlar ortaya konulmadan piyasalar finansal liberalizasyon sürecine sokulmuş, şirketlerin mali tabloları yatırım yapacak olanlar tarafından anlaşılamayacak ölçüde tahrip olmuş, vergilemede adalet sağlanamamış ve vergiler tabana yayılamamış, fiktif karlar oluşmuş ve bunlar üzerinden vergileme yapılarak işletme sermayeleri erimiş, güçlü firma ve regülatif kamu gücünün noksanlığına bağlı olarak sermaye piyasalarının gelişememiş ve tüm bunlar Türkiye'nin son 25 yılda yaşadığı en temel sorunları oluşturmuştur. Buradan hareketle tek bir firmadan bütün ekonomik yapıya ulaşacağımız bir tümevarım modeli oluşturduğumuzda artık enflasyon muhasebesinin bir takım geçici uygulamalar ile ikame edilmesinin mümkün olmadığını ve bütün gelişmiş ülkelerdekine benzer etkin raporlama ve anlamlı mali tablo oluşturma yetisine sahip olabilmemiz için enflasyon muhasebesini uygulamaya koymamız gerektiğini almamamız gerekmektedir.
KAYNAKÇA :
1-) "Para Politikasının Değişen Yüzü: Enflasyon Hedeflemesi", D emirhan, Yard. Doç. Dr. Erdal (Türkiye Bankalar Birliği Yayını)
2-) "Krizden Krize Türkiye:2000 Kasım ve Şubat Krizleri", U ygur , Prof. Dr. Ercan, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayını
3-) "The Relationship Between İnflation and Growth", TCMB'sı Makalesi, Erçel , Gazi
4-) IMF'ye verilen 19 sayılı Niyet Mektubu
5-) "Kur Çapasının Terk Edilmesi ve Enflasyon Hedeflemesine Geçiş", 23.02.2001 tarihli Hürriyet Gazetesinde yer alan Makale
6-) "Enflasyon Hedeflemesi Yaklaşımı ve Türkiye'de Uygulanabilirliği", Öztürk, Dr. Serdar, Dış Ticaret Müsteşarlığı yayınları
7-) "Enflasyon Hedeflemesi, Ülke Uygulamalarına Örnekler Ve Türkiye'de Uygulanabilirliği", MALATYALI, N.Kamuran
8-) "Enflasyon Muhasebesi" Yüksel , Ahmet, İstanbul Literatür Yayıncılık,1997
9-) "Türkiye'de Dışa Açılma ve Mali Politikalar" OYAN, Oğuz
10-) "Genel Muhasebe Uygulamaları", YALKIN, Yüksel Koç
11-) "Tek Düzen Muhasebe Sistemi ve Finansal Tablolar", TÜRMOB, Ankara 1996
12-) "Enflasyon muhasebesi Uygulamaları", Price Water House Coopers, Para Dergisi yayını
13-) "Enflasyon Muhasebesi ve Uygulamaları", Boğaziçi Üniversitesi Ders Kitapları A.Ş.,1997
14-) "Enflasyon Muhasebesinin Neresindeyiz?", ARSLAN, Erdoğan, Yaklaşım Dergisi, Sayı:52(Nisan:1997)
15-) "Enflasyon Muhasebesi ve Bu Bağlamda Türk Vergi Sisteminde Yer Alan Düzenlemeler", YÜCE, Dr. Mehmet