TEBDİL-İ KIYAFET BÜKREŞ HATIRATI: GİDİŞ *
Sirkeci Garı/20 Ekim 1998
Sirkeci Garı'nın ölgün ışıkları arasında yüreklerinin acısı yüzlerine vurmuş insanların hüzünlü vedalaşmalarını izlemek, içimi burkmuştu. Seyyar satıcıların yüksek perdeli sesleri, vedalaşan insanların hıçkırıklarına ve kondüktörlerin kesik kesik öten düdüklerine karışıyordu. Meslektaşım Önder ÖZDİYEN ile birlikte Bükreş'e gitmek üzere saat 21.00'de "Bosfor Ekspres" adlı trene binerken, üstat şair Yahya Kemal BEYATLI'ya ait dizeler dudaklarımdan dökülüyordu:
"Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;
Lakin vatandan ayrılışın ıstırabı zor."
***
Kapıkule/21 Ekim 1998
Tren yolculuklarını her zaman sevmişimdir. Lakin bu yolculuk sevilecek gibi değildi. Zira, bulunduğumuz kompartımana ait odanın kuşetleri eski, bakımsız ve çok pisti. Keza, tuvaletler de çok pis ve kullanılamaz bir haldeydi. Ayrıca, bizimle aynı kuşetli odayı paylaşan Bulgar ve Romen uyruklu yolcuların fena kokuları, çocukluğumdan beri hayalimi süsleyen uzak diyarlara bir tren yolculuğu vuslatını, bir kâbusa çeviriyordu.
Yolculuğumuzun ilk durağı olan Kapıkule'ye saat 01.35'de gelişimizi müteakip, bir km öteden görenlere bile " İşte bu, denetim elemanı! " dedirten cilâlı ayakkabılarımız ve tiril tiril takım elbiselerimizden yoksun olarak elimizde lacivert renkli pasaportlarımızla Kapıkule Emniyet Amirliğinin yolunu tutuyorduk. Polis çıkış işlemleri tamamlandıktan sonra gümrük işlemlerini gözlemlemek için tekrar bize ait kompartımana döndük. Saat 02.30'da yine pasaport kontrolü yapmak üzere gelen bir Muhafaza Memuru, mesleğimiz, memleketimiz ve eşyalarımız hakkında sorular sorarak bulunduğumuz kompartımanı terk etti. Biz, kendisine " Öğrenci olduğumuzu ve Bükreş'e turistik bir ziyaret için gittiğimizi " söyledik. Bunu duyan aynı kuşetli odayı paylaştığımız Türk asıllı, Bulgar uyruklu, bavul tüccarı bir bayan yolcu, kusursuz bir Türkçe ile bizi " Hemen hemen her gün türlü illegal olayların yaşandığı Bükreş'e gitmemizin tehlikeli olduğu " konusunda uyardıktan sonra " Doğu Avrupa'da turistik amaçlı gidilecek en güzel ülkenin Macaristan olduğunu " söylemişti.
Aynı kuşetli odayı paylaştığımız Romen uyruklu diğer bir yolcu ile yaptığımız İngilizce sohbetin ana konusu, hep Bükreş'teki yaşama dairdi. Yola çıkmadan önce Romanya Büyükelçiliğinden Bükreş hakkında aldığımız bilgiler, bizi tatmin etmemiş olsa gerek ki, sorularımız, Bükreş'e gittiğimizde hangi otellerde kalabileceğimiz, elimizdeki doları nerede leye çevirebileceğimiz, nereleri gezip görebileceğimiz ve güvenliğimiz için nelere dikkat etmemiz gerektiği üzerine yoğunlaşıyordu. Bu sohbet esnasında bir dili meramını anlatacak düzeyde bilmenin ne kadar önemli olduğunu anladım ve ünlü Türk düşünürü Cemil MERİÇ'in Fransa'da başına gelen şu ilginç anekdotu anımsadım : Cemil MERİÇ, kalemle doğmanın faturasını çok ağır ödemiş ve çok okuyup yazmaktan dolayı artık gözleri kör olma noktasına gelmiştir. Bu sebeple kızı Ümit ile birlikte dönemin en ünlü göz doktoruna muayene olabilmek için Paris'e giderler. Kaldıkları otelden mükemmel bir 18. yüzyıl Fransızcasıyla ünlü doktordan randevu isteyen Cemil MERİÇ'e doktorun cevabı şu olur: " Dilimizi bu kadar güzel konuşan bir yabancıya, bir hafta sonrası için bile randevu veremem, lütfen yarın gelin, sizi muayene edeyim ". Bu anekdottan çıkardığım üç önemli sonuç vardı. Birincisi bir Fransız aydınının ana dili için gösterdiği takdire şayan hassasiyet, ikincisi bir dili iyi derecede bilmenin nelere muktedir olduğu, üçüncüsü ve belki de en önemlisi bir Türk aydınının öncelikle kendi dilini çok iyi kullanması gerektiği...Bu üçüncü çıkarsamanın sebep olduğu saik ile olsa gerek, yolculuk boyunca okumak için yanıma aldığım Vâsıf'ın Divanı'ndaki şu tanınmış beyti hıfzettiğimde, tren saat: 02.50'de Kapıkule'den hareket etmişti.
"O gül-endâm bir al şâle bürünsün yürüsün
Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün"
***
Bulgaristan Hudut İstasyonu/21 Ekim 1998
Kapıkule'den saat: 02.50'de hareket eden tren, saat: 03.10'da Bulgaristan Hudut İstasyonunda transit yolcu kontrolüne alındığında, yüreğimi bir korku kaplamıştı. Resmî kimliğinden arınmış sade bir vatandaş olarak gecenin bir yarısı yabancı bir ülkenin topraklarında başımıza ne geleceğini kestiremiyorduk. Resmî kıyafetli bir Bulgar görevli bulunduğumuz kompartımana geldi ve bana yönelerek bozuk aksanıyla " Komşu, para var mı? " diye sordu. Bu sorunun verdiği şaşkınlıkla bir an Önder Bey ile göz göze geldik. Amacının ne olduğunu anlayamadığımız bu görevlinin peşine takılarak kompartıman koridoruna çıktık. Bana aynı soruyu tekrar sorunca, cüzdanımı çıkardım ve yeşil dolarları gösterdim. Parayı gören görevli " Tamam " anlamında başını salladı ve kompartımanı terk etti. Sonradan öğrendik ki, bu görevli, kendi topraklarından transit geçerek Bükreş'e giden bir yolcunun üzerinde yeterli miktarda para taşıyıp taşımadığı kontrolünü yapıyormuş.
Tren Bulgaristan Hudut İstasyonundan hareket ettiğinde yağmur başlamıştı. Yağmur, tren Sofya'dan geçerken hızlanmış, Deliorman'a geldiğinde yavaşlamıştı. Dal ve yapraktan doğal bir tünel örmüş gür ve heybetli ağaçlar, sanki 600 yıl süren bir rüyadan arta kalmanın hüznünü yaşıyordu. Bu hüzün, Türkiye'de kaçak olarak bir tekstil firmasında çalışan Romen uyruklu bir bayan yolcunun buğulu gözlerindeki hüzünle birleşiyordu. Yaşlı bir annesi ve kardeşlerine bakmakla yükümlü olduğunu öğrendiğimiz ve göz yaşları, tren camından sızan yağmur damlalarına karışan bu kadının mimikleri, Türkân ATEŞ'in ifadesiyle;
"Artık yeşerecek bir dalım yok:
Yağmurlar yağsa da hoş, yağmasa da.
Üç günlük ömrü bir günde yitirdim;
Yarınlar olsa da hoş olmasa da."
Der gibi gelmişti bana..
***
Russe ve Giorgiu Sınır Kapıları/21 Ekim 1998
Bulgaristan'dan Romanya'ya açılan "Russe" ve Romanya'nın "Giorgiu" sınır kapılarında sıkı bir denetim ve sorgulamaya tabi tutulduk. Üst ve cüzdan araması dahi yapıldı. Romen gümrük görevlisinin müstehzi bir ifadeyle " Haşhaş var mı? Tabanca var mı? " şeklindeki sorusu hâlâ kulaklarımda çınlıyor. Türk adının uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ile birlikte anılıyor olmasından çok rahatsız olmuştum. Avrupalının bilinçaltına yerleşmiş bu Türk düşmanlığının sebeplerini birazcık tarih bilgisi olan herkes bilir. Orta Avrupa'nın her yerinde " Türkler geliyor! " korkusunun sanat, kültür ve gündelik yaşama nasıl yerleştiğini biliyoruz.
Uzun ve çileli bir yolculuğun ardından saat: 18.00'de Bükreş'e vasıl olduk. " Türkler geliyor! " korkusunun bir eseri olan "Barbar Türk Heykelleri" ile donatılmış Prag'daki Karl Köprüsü'nü anımsatan Tuna nehri üzerine inşa edilmiş bir köprüden geçerken gördüğüm manzara muhteşemdi. Tuna'ya nehir demek haksızlık olurdu. Tüylerimin diken diken olduğu bir haleti ruhiye içinde Necip Fazıl KISAKÜREK'in "Sakarya Türküsü" adlı şiirindeki;
"Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?"
Dizeleri, adeta sel olup coşuyordu.
***
Bükreş/22-23 Ekim 1998
Bükreş tren istasyonuna iner inmez yabancı olduğumuzu anlayan bir insan kalabalığı etrafımızı sardı. Kimisi dövizlerimizi, kimisi de ahlâkımızı bozmak niyetindeydiler. Bu kalabalığı yarıp ikâmet edeceğimiz otele gitmek üzere bir taksiye binmek hayli zor oldu.
21 saat süren bir tren yolculuğu bizi çok yorduğundan ilk günün akşamını dinlenerek geçirdik. Dinlenmek için iyi demlenmiş bir bardak çay içmenin kıymetini, insan ancak ülkesinden uzakta olduğu zaman anlayabiliyormuş. Çin'de "Çayilik" adıyla bir din mertebesine kadar yükselen bu keyif verici bitki hakkında, yine Çinli bir düşünürün şu sözünü hatırladım: " Hayatta şu üç şeye üzülürüm: Birincisi heba olmuş bir gençliğe, ikincisi değerlendirilemeyen fırsatlara, üçüncüsü de kötü demlenmiş bir çaya. " Filhakika, kaldığımızda otelde kötü demlenmiş bir çay dahi bulamıyorduk.
Bükreş, Karpatlar ile Tuna nehrinin ortasına kurulmuş bir şehir. Şehrin en görkemli yapısı Parlemonto Sarayı. 1977 depremini bahane eden Ceauşescu, Dealul Spirii semtini yıktırmış ve onun yerine günümüzde Parlamento Sarayı adı ile bilinen Halkın Evi'ni inşa ettirmiş. Toplam yüzölçümü 265.000 metre kare olan bu binanın, büyüklük bakımından Avrupa'da birinci, dünyada Pentagon'dan sonra ikinci sırada yer aldığını ve aydan teleskopla görülebilen birkaç binadan biri olduğunu (diğerleri Pentagon ve Keops piramitiymiş) öğreniyoruz.
Bükreş'in adı ilk defa 20 Eylül 1459 tarihinde bir belgede geçmiş. Eski bir Romen efsanesine göre "Bücür" isminde bir çoban tarafından kurulan Bükreş, 1862 yılında Romanya'nın bir Devlet olarak tanınması ile birlikte daha da gelişmiş. 1918 yılında üç Romen Prensliği birleştikten sonra, Avrupa'nın güçlü bir kültür merkezine dönüşen bu şehir, iki cihan savaşı arasındaki dönemde de "Küçük Paris" adı ile tanınmış.
Küçük Paris'i gezerken üç şey dikkatimizi çekiyor. Birincisi hemen hemen her köşe başında bulunan tiyatro binaları, ikincisi şehrin her tarafına ulaşım imkânı sağlayan metrosu, üçüncüsü ise geniş caddeleri. Muhayyilemdeki modern bir şehirde bulunması gereken her şey mevcut.
***
Bükreş Garı/23 Ekim 1998
Bir buçuk günlük Bükreş gezisini tamamlayıp saat: 13.00 itibariyle Bükreş-İstanbul seferini yapacak olan trene bindik. Bulunduğumuz kompartımanda, dönüş yolunda karşılaşabileceğimiz muhtemel olaylara karşı harekât plânlarını olgunlaştırırken, Mülkiye'den hocam İlber ORTAYLI'nın şu sözü kulaklarımda çınlıyordu : " Çocuklar, Kenya'dan da olsa mutlaka Türkiye'ye dışardan bir bakın! "
Güneşli bir günde tren Bükreş Garı'nı yavaş yavaş geride bırakırken, bir anda bir buçuk yaşındaki güzel kızımın gülen yüzü geliyor gözümün önüne ve sevdiklerime kavuşacak olmamın verdiği sevinçle derin bir iç çektikten sonra, Ahmet Tufan ŞENTÜRK'ün dizelerini mırıldanıyorum gayri ihtiyarî:
"Göğüs geriyorum tipiye, kara.
Bir sana hasretim karanfilim,
Bir de bahara."
* Bu yazı, Kapıkule Sınır Kapısında yürütülen gümrük işlemlerini gözlemlemek ve denetlemek amacıyla trenle tebdil-i kıyafet Sirkeci Garı'ndan Bükreş'e kadar yapılan yolculuğa ve Bükreş'e ilişkin izlenimlerimizi içermektedir. Tabiatıyla, yürütülen inceleme ve soruşturmaya mesnet teşkil eden tespitlerimiz, bu izlenimlerin dışında tutulmuştur.